Eskiden sokakta yürürken göz göze geldiğimiz bir yabancıdan içten bir tebessüm görürdük.
Bir çocuk ağlarken herkes durur, gözlerinin içine bakardı.
Birine yardım etmek meziyet değil, insan olmanın gereğiydi.
Ve sanki o zamanlar “iyi insanlar” daha görünürdü.
Şimdi ne değişti?

Sait Faik’in bir sorusu var yıllar öncesinden bugüne düşen:
“İyi insanlar yok mu?”
Cevabı kendi veriyor aslında: “Var... ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere?”
Evet, iyilik hâlâ var… Ama geri çekilmiş, kabuğuna sinmiş, bir köşede sessizce bekliyor.

Çünkü iyi insanlar artık kırılgan.
Yaptıkları iyiliğin karşılığını beklemeseler de, nankörlüğün arsızlığından yoruldular.
Bir selamın yerini soğuk ekranlar, bir dokunuşun yerini uzak takipler aldı.
Ve iyi insanlar, incinmekten korktukça içlerine kapandı.
Köşelerine çekildiler, sessizleştiler.
Ama hâlâ oradalar…

Belki mahalle arasında yaşlı birinin poşetini taşıyan gençte…
Belki hiç tanımadığı bir çocuğa kitap hediye eden bir öğretmende…
Belki de yoldaki taşı kenara alan, fark edilmeden geçen bir adamda.

Aslında mesele, onları görmeyi istemekte.
Yüreğimizin gözünü yeniden açmakta.
Çünkü iyi insanlar hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.
Sadece saklanırlar; kırılmamak için.

Belki de biz, iyi insanlara sadece biraz cesaret vermeliyiz.
“Yanınızdayız” demeliyiz.
Yoksa bu sessizlik daha da büyür, iyilik daha da yalnızlaşır.

Sait Faik’in o içli sorusuna bugün hep birlikte cevap verelim:

“İyi insanlar var… Ama biz onları görmeyi unuttuk.”