Gün gelir, başladığı yere döner insan.
Bir zamanlar terk ettiği sokak, küçümsediği masa, görmezden geldiği yüzler yeniden karşısına çıkar. Kimi zaman pişmanlıkla, kimi zaman sükûnetle… Ama mutlaka döner. Çünkü hayat, daireler çizer insanın etrafında. Sandığın kadar uzaklaştığını zannederken, aslında kendi merkezinde dönüp durursun.
Zamanla anlarsın…
Bir tebessümün, bir dost elinin, samimi bir kelimenin ne kadar kıymetli olduğunu. Zamanla fark edersin; ucuz sattığın şeyin aslında en değerli hazinen olduğunu: Kalbin, samimiyetin, öz benliğin… Onları “dünya” dedikleri pazarda değersiz saydın, kıymet bilmeyene harcadın. Sonra vakit geçti, insanlar geçti, sen geçtin… Ama o eksiklik, hep içinde kaldı.
Hayat sana öğretmekten geri durmadı.
Kaybettiklerinle konuştu, ağladıklarınla terbiye etti, sustuklarınla yoğurdu seni. Her yenilgi, bir öğretiye dönüştü. Her terk ediliş, bir uyanışa… Ve sen, farkında olmadan büyüdün. Yalnızlaştıkça olgunlaştın. Her acı bir bedeldi ve sen o bedeli fazlasıyla ödedin. Şimdi elinde kalan, pahalıya alınmış birkaç tecrübe ve yeniden kıymetini anladığın o sade hayat…
İnsan zamanla öğreniyor:
Bazı şeyler parayla değil, bedelle alınır. Deneyim dediğin şey, en çok canına mal olur. Gözyaşıyla yazılır bazı dersler, susarak öğrenilir bazı gerçekler. En çok da kendini tüketerek tanırsın kendini.
Ve bir gün, başladığın yere dönerken artık aynı kişi değilsindir.
Gidenin değil, dönenin hikâyesi ağırdır. Çünkü dönen; yitirdiği değeri, yanına almadan dönmez. Dönen; dünyanın aldatıcı parıltısına kanmadan, ruhunu arayan kişidir artık. Ve bil ki, asıl kazanç da budur: Kendini bulmak.