Hayatın özü neydi? İnsan bazen bu soruyu kendine sormadan yaşayıp gidiyor. Oysa bir an durup düşündüğünde, cevabın çok uzaklarda değil; bıraktığın izlerin, kaybettiklerinin ve en çok da özlediklerinin içinde saklı olduğunu fark ediyorsun.
Bugünün telaşı içinde geçmişin o sade ama derin güzelliklerinin nasıl da sessizce kaybolduğunu görmek zor değil. Bir zamanlar kıymetini bilmeden yaşadığımız anlar, şimdi geri dönmesi imkânsız bir mesafenin ardında kalmış gibi. Ne kadar istesek de o günlere yeniden dokunamıyoruz. Çünkü hayat, fark ettirmeden bizden bir şeyler alarak ilerliyor; biz ise çoğu zaman bunun farkına varamadan akıp gidiyoruz.
Belki de en büyük kaybımız, kalabalıklar içinde yalnızlaşmak oldu. Oysa bir zamanlar küçücük odalara sığan kocaman mutluluklarımız vardı. Dar odaların içinde, aynı sofranın etrafında toplanan insanlar… Tek bir tabaktan yenilen yemek, aynı bardaktan içilen su… Bugünün ölçüleriyle bakıldığında eksik gibi görünen o anlar, aslında hayatın en zengin zamanlarıydı.
Sohbet vardı o günlerde… Gerçek, içten ve derin sohbetler. Konuşmanın bir adabı, dinlemenin bir değeri vardı. İnsanlar birbirine yakın oturur, kalpler birbirine daha da yaklaşırdı. O küçük odalar, içindeki samimiyetle büyür; duvarlar değil, gönüller genişlerdi.
Tek kanallı televizyonların olduğu, siyah beyaz fotoğrafların anılara eşlik ettiği o günlerde, hayatın rengi eksik değildi aslında. Renk, insanın içindeydi. Birlikte olmanın huzuru, paylaşmanın verdiği sıcaklık, bugünün en renkli görüntülerinden bile daha derindi.
Şimdi ise sofralar büyüdü, çeşitler arttı, imkanlar çoğaldı… Ama o eski tat, o içtenlik, o huzur sanki bir yerlerde unutuldu. Kalabalık masalar kuruyoruz ama çoğu zaman yalnız yiyoruz. Aynı evin içinde, farklı dünyalarda yaşıyoruz.
Hayat, aslında sessizlikler içinde kaybolup giden bir yolculuk. Giderken de geride, ruhun derinliklerine işleyen izler bırakıyor. O izler bazen bir koku, bazen bir ses, bazen de eski bir fotoğrafla yeniden canlanıyor. Ve insan o an anlıyor; en kıymetli şeylerin ne para, ne de zamanla geri getirilebileceğini…
Belki de hayatın özü tam olarak buydu:
Azla yetinip çok mutlu olabilmek, birlikte olmanın kıymetini bilmek ve anın değerini, o anın içindeyken fark edebilmek…
Ama insan, çoğu zaman bunu geç fark ediyor.