Bazı evler vardır, kapısından içeri girdiğiniz anda sizi sarıp sarmalar; kokusu bile çocukluğunuzun en güvenli anlarına götürür. Yer yatağından hiç düşmediğiniz, düşseniz bile annenizin sıcak eliyle kaldırıldığı o odalar… Sobanın kızıl ışığının tavanda dans ettiği, dışarıda rüzgâr uğuldarken içeride yorganın altında sımsıcak uyuduğunuz geceler… O zamanlar bilmezdik; bu huzur, hayatın bize sunduğu en değerli armağanmış. Ne kalbimiz kırılırdı ne de canımız yanardı; tek derdimiz, sabah uyandığımızda oyunumuza kaldığımız yerden devam etmekti.

Tavanın loş gölgesinde, sobanın üzerinde usulca fokurdayan çaydanlık… Yanmakta olan kuru kayın dallarının çıkardığı huzurlu cızırtı, o küçük odanın sessizliğini tatlı tatlı bölerek bize bir masal anlatır gibi konuşurdu. Biz, çocuk aklıyla onun sadece “odun sesi” olduğunu sanırdık. Oysa meğer hepsi, hayatın derinden çalan bir senfonisinin notalarıymış. Bu sessizlik, bu sıcaklık, bu kokular… Hepsi birlikte, bizi hayata hazırlayan görünmez bir okulun dersleriydi.

O yıllarda fark etmedik ama bilmediğimiz her şey, aslında sonradan öğreneceğimiz büyük gerçeklerin küçük parçalarıymış. Zamanla anladık ki, huzur dediğimiz şey bir yere saklanmış değildi; o yılların samimiyetinde, sadeliğinde ve sevgiyle dokunmuş anılarındaydı. Masallarla koyun koyuna uyuduğumuz o uzun rüyalar, yorgan altındaki fısıltılar, annemizin sesi… Tüm bunlar, ömrümüzün en güvenli limanının adresini çoktan belleğimize kazımıştı.

Bugün ne kadar uzaklaşsak da o günlerden, ne kadar beton duvarlı evlerde yaşasak da, ruhumuzun derinlerinde hâlâ o sıcak odanın izleri duruyor. Yer yatağından hiç düşmediğimiz, düşsek bile sevgiyle kaldırıldığımız o zamanlar… Hayatın yükü ağırlaştığında, gözlerimizi kapatıp oraya dönmek istememiz boşuna değil.

Çünkü biliriz ki, gerçek huzur ne lüks evlerde ne pahalı eşyaların arasında… O, çocukluğumuzun sade ama sevgiyle örülmüş anılarında saklıdır. Ve biz, ömrümüz boyunca aslında hep oraya, o yer yatağının sıcacık kollarına dönmeye çalışırız.