Köy dediğin, bir zamanlar dostluğun, samimiyetin ve insanlığın en saf halinin yaşandığı yerdi. Bir evde tencere kaynarsa, kokusu komşunun evine kadar ulaşırdı. Sofranın bereketi yalnızca bir haneye değil, bütün köye yayılırdı. Bağlardan üzüm toplandığında, pekmez kazanlarının başı şenlik yerine döner, çocukların kahkahalarıyla gökyüzü bile şenlenirdi. Tarlada saban sürmek yalnız bir kişinin işi değildi; çatal söküldüyse yerine beraber dikilirdi. Çünkü insanlar bilirdi ki emek paylaşılırsa bereket olur.

Ama şimdi… Şairin dediği gibi, “kurudu bağları, çıkmıyor pekmez.” Sadece bağlar değil, gönüller de kurudu. İnsanlar birbirine yabancılaştı, kalpler birbirinden uzak düştü. Hatır sormak, gönül almak, bir lokmayı paylaşmak neredeyse unutuldu. Yüzünde yılların izini taşıyan nice insan, ömrünü helâl ile haramın farkına varmadan tüketti. Sonunda mescide yolu düşse de gönül aynası çoktan kararmıştı.

Sönmüş Olan Köy Odalarının Işığı

Eskiden köy odaları vardı. Akşam olunca genç, yaşlı herkes orada toplanırdı. Çay kaynar, sohbet koyulaşır, dertler paylaşılırdı. Köy odası sadece muhabbetin değil, aynı zamanda bir mektebin, bir adalet divanının da merkeziydi. Orada alınan karar, köyde tartışmasız geçerdi. Şimdi ise köy odalarının kapıları kilitli, pencereleri kırık… O eski sesler yerini sessizliğe bıraktı.

Biten yardımlaşma İmece Usulü 

İmece günleri vardı bir de… Birinin evi yapılacaksa, bütün köy seferber olurdu. Kimi kürek tutar, kimi kazma; kadınlar büyük kazanlarda yemek kaynatır, çocuklar heyecanla etrafta koştururdu. Herkesin elinden geleni koyduğu bu dayanışma sonunda, iş de biterdi gönül de hoş olurdu. Şimdi ise imecenin yerinde bireysellik var. Herkes kendi işinde, kendi derdinde… Yanı başındaki komşunun yıkılan duvarına bakar ama el uzatmaz.

Unutulmaya yüz tutmuş Bayram Sabahlarının Tadı

Ve bayram sabahları… Çocuklar erkenden uyanır, yeni bayramlıklarını giyer, sokaklarda koşuştururdu. Büyüklerin elleri öpülür, cepler mendil ve şekerlerle dolar, bayramın bereketi bütün köyde hissedilirdi. Bayram sadece bir gün değil, bir gönül iklimiydi. Şimdi ise bayramlar telefon ekranlarından gönderilen birkaç mesajla geçiştiriliyor. El öpmek bir gelenek değil, adeta unutulmuş bir masal gibi.

Sonuç olarak Kaybolan Ruh ve Acı Hakikat

Şairin dediği gibi, “maalesef bu tipler var bizim köyde.” Eskiden insanlığın kalbi olan köyler, bugün bireyselliğin ve umursamazlığın mekânına dönüştü. Eskiden insanların yüzlerinde güven, sözlerinde samimiyet vardı; bugün menfaatin gölgesinde dostluklar bile sahteleşti.

Artık sormak lazım:
Bağlarımız neden kurudu? Pekmezimiz neden kaynamıyor? Köy odalarımız neden sessiz? Bayramlarımız neden coşkusuz?

Cevabı aslında zor değil… Çünkü biz kaybettik: Hatırı, vefayı, paylaşmayı, edebi, utanmayı kaybettik. Komşumuz açken tok yatmamayı unuttuk. İmece ruhunu bireyselliğe feda ettik. Birlikte kazan kaynatmayı bıraktık, herkes kendi tenceresine kapandı.

Köy, sadece taş ve topraktan ibaret değildir. Köy, insanlığın kendisidir. Eğer bu gidişat değişmezse, geriye sadece boş evler, sessiz odalar ve taşlaşmış kalpler kalacak. O yüzden bugünün köyleri, yarının hatırası olmaktan öteye gidemeyecek. Ve işte asıl acı olan da budur.