Hayat, bir şimşek çakışıyla değişmez.
Bir kalp, bir anda soğumaz.
Bir insan, sabah uyandığında birden mesafeli, içine kapanık ya da suskun olmaz.
İnsan dediğin, yavaş yavaş dönüşür.
İçten içe eriyerek…
Sessizliğin en dibinde birikir sitemler, kırgınlıklar, anlaşılmamanın sarsıcı ağırlığı.
Ama biz insanlar, genellikle sadece sonuca bakarız.
Sorarız hemen:
“Ne olmuş buna? Neden böyle oldu?”
Ama o soruyu sormayız:
“Ne yaşamış olabilir?”
İşte hayatın en büyük eksiklerinden biridir bu:
Anlamaya çalışmak yerine yargılamayı tercih ederiz.
İnsanların iç dünyasında neler koptuğuna değil, dışarıya ne yansıttıklarına odaklanırız.
Bir Gülüşün Ardında, Kaç Suskunluk Gizlidir?
Belki yıllar önce cıvıl cıvıl biriydi o insan.
Konuşkandı, neşeliydi, yardımseverdi.
Ama sonra bir şeyler değişti.
Sustu.
Uzaklaştı.
Yabancılaştı hem kendine hem çevresine.
Bir "dönüşüm" yaşandı ama fark eden olmadı.
Çünkü insanlar, sadece ne verdiklerine bakar;
karşısındaki ne yaşarken yoktu, onu merak etmezler.
İçinde fırtına koparken bile dimdik duran nice insan vardır.
Sırf kimseye yük olmamak için gözyaşlarını yastığa döken,
sırf anlayan çıkmaz diye derdini yutkunan…
Ve sonra o insan bir gün kabuk bağlar.
Bir mesafe koyar.
Bir suskunluk örer çevresine.
Ve dünya onun bu hâlini yadırgar.
Oysa kimse düşünmez:
Belki de bu hâl, fazla yaklaştığı yerlerde fazla canı yandığı içindir.
İnsan, Görünenden İbaret Değildir
Bir bakış, bir duruş, bir susuş…
Hepsi birer hikâyedir aslında.
Bir tebessüm bazen "iyiyim" demenin değil,
"dayanıyorum" demenin maskesidir.
Bir uzaklık bazen umursamazlık değil,
"yaklaştığımda yaralandım" demenin sessiz çığlığıdır.
Ama biz bunları okumayı bilmeyiz.
Sözsüz dilleri anlayamayız.
Çünkü empati artık lüks, anlamaya çalışmak ise zaman kaybı sayılır.
Toplum, insanı ancak taştan bir duvar kesildiğinde fark eder.
Ama o duvar kaç tuğladan, kaç yılgınlıktan, kaç hayal kırıklığından örülmüştür; kimse bilmez.
Kimse de sormaz.
Hiç Kimse Durduk Yere Değişmez
Bir insanın bugün mesafeli olması,
onun dün nasıl ezildiğini, nasıl kullanıldığını, nasıl yıpratıldığını anlatır aslında.
Ama kimse “dün”ü görmek istemez, herkes “bugün”ün sonucuyla ilgilenir.
Oysa…
Bir insan gülümsemeyi bırakmışsa, o gülümsemeye ihanet edenler olmuştur.
Bir insan güvenmiyorsa artık, o güveni kıran eller olmuştur.
Bir insan kalın duvarlar örmüşse, o duvarların ardında çaresizlikle savrulmuş nice geceler, nice bekleyişler, nice kırıklar yatıyordur.
Ve evet:
Kimse durduk yere taş duvar olmaz.
Kimse durduk yere sertleşmez, susmaz, uzaklaşmaz.
Her değişim, derin bir hikâyenin dışavurumudur.
Her kabuk, bir yaranın izidir.
Sonuç: Anlamak, En Büyük Merhamettir
Bu yazı bir kişiye yazılmadı.
Hepimize yazıldı.
Çünkü hepimiz birilerini yorduk, hepimiz bir yerlerde eksik kaldık.
Ve belki de hepimiz, bir zamanlar anlaşılmayı bekleyen o sessiz insan olduk.
Artık öğrenmeliyiz:
İnsanlar sadece söyledikleriyle değil, söyleyemedikleriyle de var olur.
Bazen en büyük haykırışlar, dudaktan değil, bakıştan taşar.
Birini yargılamadan önce düşün.
Belki senin göremediğin bir iç savaşın eşiğindedir.
Ve belki senin küçümsediğin o duvar,
onun ayakta kalabilmek için inşa ettiği son sığınağıdır.
Unutma:
Bir insanı anlamak, ona verilebilecek en büyük hediyedir.