Bir zamanlar sevinçlerimiz ortak, acılarımız paylaşılıyordu. Birinin kalbine düşen yangın, diğerine de is bulaştırırdı. Aynı sofrada ekmek bölüşülür, aynı gözyaşı mendil ıslatırdı. Şimdi ise herkes kendi yalnızlığının mahkûmu, kendi derdinin gardiyanı. Sevinçler kıskanılıyor, acılar görmezden geliniyor. İnsan, insana derman olmaktan çıkıp yük gibi görülmeye başlandı.

Peki, neden bu kadar koptuk birbirimizden?
Neden aynı çatı altında bile farklı dünyalarda yaşıyoruz?
Neden kan bağı olanlar dahi birbirinin halini sormaz oldu?

Aslında cevabı karmaşık değil: Gönüller arasındaki köprüler yıkıldı. İnsanlar, görünmeyen bir ağın içine dolandı. Örümcek ağı gibi sinsi, sessiz ama ölümcül bir ağ bu. Adı "bireysellik" diye yutturulan duyarsızlık. İnsanı sadece kendisine ait bir varlık gibi gösteren bir düzen kuruldu. Başkası için yaşamak eski masallarda kaldı. Artık herkes yalnızca “ben” diyor. “Biz” sözü, lügatlerden silinmeye yüz tuttu.

Zamanla çoğalan imkanlar, insanı insana daha yakın kılmak yerine daha uzaklaştırdı.
Telefon var, ama ses yok.
Görüntü var, ama göz teması yok.
Paylaşım var, ama samimiyet yok.
Ve ne acı ki; aile var, ama aile hissi yok!

Komşu komşunun külüne muhtaç olmaktan çıktı, artık kapısı dahi bilinmiyor. Kardeşler arasında mesafe arttı, bayramlar bile buluşturmaya yetmiyor. Aynı sofraya oturmak, aynı gönülde yer bulmak kadar zorlaştı.

Oysa insan dediğin, bir kalpten diğerine yol bulabilendi.
Bir yüzün tebessümüne, bir gözün yaşına ortak olabilendi.
Paylaşmak için değil, yanında olmak için var olandı.
Ne oldu bize?

Bu kopuş, sadece ilişkileri değil, insanı da çürütüyor.
Acıya ortak olmayan bir insan zamanla merhametini kaybeder.
Sevince ortak olmayan bir insan zamanla sevgisini.
Ve sonunda herkes susar. Ama sessizlik huzur değil, bir çığlık gibi büyür içimizde.

Bu yüzden şimdi değilse ne zaman?
Şimdi sormazsak hal hatır, yarın cenazesinde ağlamak da sahte gelir.
Şimdi paylaşmazsak mutluluğu, bir gün o mutluluk bir kıymet ifade etmez.

Unutmayalım ki…
İnsanı insan yapan en büyük meziyet, başka bir kalbin acısını yüreğinde hissedebilmektir.
Ve birinin sevincine içten bir tebessümle ortak olmak, bazen ona sunabileceğimiz en kıymetli armağandır.

Dünyaya gelişimiz gibi gidişimiz de yalnızdır belki…
Ama asıl mesele, bu iki nokta arasındaki hayat çizgisini kimlerle, nasıl yürüdüğümüzdür.
Yalnızlaşan gönülleri örümcek ağından kurtarıp yeniden sevgiyle örmek bizim elimizde.
Birlikte gülüp birlikte ağlayabildiğimiz bir dünya kurmak hâlâ mümkün.

Çünkü insan, bir başına var olmak için değil, birbirine tutunarak yaşamak için yaratıldı.
Eğer yeniden el ele vermezsek, sadece uzaklaşmakla kalmayız;
birbirimizden kopar, birlikte yok oluruz.