Geçmişte, toplumun temel taşlarından biri olan aile ve büyüklerle kurulan saygı temelli ilişkiler, çocukların yetişme sürecinde çok önemli bir rol oynardı. Çocukluk döneminden itibaren, küçükler büyüklerin bulunduğu ortamlarda sessizce oturur, büyüklere karşı gösterilmesi gereken saygı ve görgü kurallarını titizlikle uygularlardı. Bu sadece bir formalite değil, aynı zamanda bir öğrenme alanıydı; çocuk, o ortamda sessizliğin, dinlemenin ve hizmetin nasıl yapılacağını öğrenir, büyüğe karşı görev ve sorumluluğun bilinciyle hareket ederdi.
Büyükler, odanın üst tarafında, daha saygın ve konforlu bir yerde otururlarken; küçükler ve gençler kapıya yakın, daha altta saygıya uygun konumlarda yer alırlardı. Bu hiyerarşi sadece fiziksel bir yerleşim değil, aynı zamanda toplumun değerler sisteminin bir göstergesiydi. Konuşmalar dikkatle dinlenir, sohbetin içine saygısızca müdahale edilmez, söze karışılmazdı. Çünkü her sözün bir anlamı, her nasihatın bir derinliği vardı. Bu ortamda çocuklar ve gençler, tecrübenin kokusunu solur, hayatın çetin yollarında karşılaşacakları zorluklar için yavaş yavaş olgunlaşırdı.
Hayatında büyüklerinin bilgisi ve tecrübesi olmadan bir işe kalkışmak neredeyse mümkün değildi. “Büyüğünden akıl almak” dediğimiz bu gelenek, aslında nesiller arası bilgi ve deneyim aktarımının temeli olmuştu. Büyüklerin nasihatleri kulağa küpe olur, öğütleri yol gösterici birer rehberdi. “Ben bilirim, en iyisini ben yaparım” demek yoktu; çünkü en doğruyu bilen, yaşanmışlıkları ve deneyimleriyle saygı gören ataydı. O, evladın yolunu aydınlatan akıldane, rehberdi.
Şimdi ise durum bambaşka. Küçüklükten itibaren “ben bilirim” diyerek hayatına başlayan, her konuda kendi bildiğini dayatan bir nesil yetişiyor. Ne yazık ki, bu tavrın sonucunda yaşamları yanlışlarla, hatalarla dolu, kendine ait sağlam bir yol inşa etmekten uzak oluyor. Büyüklerine danışmak, onlardan akıl almak günümüz gençleri için adeta bir yük, gereksiz bir alışkanlık ya da itiraz edilmesi gereken bir durum olarak algılanıyor.
Dahası, birçok ailede durum o kadar vahimleşti ki, yakın akraba, baba, anne gibi en yakın yetişkinler bile evladın hayatında söz sahibi değil. Çoğu zaman gençler, yapacakları işlerle ilgili ne ailelerine haber veriyor ne de onlardan onay alıyorlar. Bunun sonucunda ebeveynler, yetiştirdikleri evlatlarının hayatlarında neyi, nasıl yapacaklarını bilemez hale geliyor. Çünkü artık bilgi sahibi, tecrübe edinmiş anne-baba sayısı çok azaldı.
Bu noktada anne-babalar önce kendilerine dönüp bakmalı, bu duruma nasıl gelindiğini sorgulamalıdır. Büyüklerin öğütleri, büyüklere danışmak, şimdinin gençleri arasında cahillik olarak lanse edilmektedir. Oysa geçmişte her yapılan iş, her alınan karar büyüklerin onayından ve nasihatlerinden geçerdi. Bugün ise çoğu genç, yaptığı hataların sorumluluğunu almak yerine itiraz eder, eleştirilmekten hoşlanmaz.
Bir de toplumsal tutumlar var ki, onları göz ardı etmek mümkün değil: “Ben yemedim, çocuğum yesin; ben giymedim, çocuğum giysin; ben yaşamadım, çocuğum yaşasın; ben gezmedim, çocuğum gezsin” anlayışı yaygınlaştı. Ancak soralım kendimize, belli bir yaşa geldiğinde bu çocuklar ne halde? Gerçekten bu yaşam tarzı onları ne kadar mutlu ve sağlıklı bireyler haline getiriyor?
Zengin ya da fakir aile fark etmiyor. Evlatlar, zenginlik içinde yaşamak yerine, zenginliği yaşama biçimi haline getiriyor. Markalar adeta havada uçuşuyor, tüketim hızı artıyor. Evde dolaplar tıka basa dolu olsa bile, bir telefonla hazır yemekler ayağına kadar getiriliyor. Bu durum aile içinde gerginliğe, yemeklerin bile kıymetinin azalmasına yol açıyor.
Anne yemek hazırlar binbir zahmetle işden gelmiş ailenin sofra etrafında toplanması gerekir. Çocuk, başlar sofrada yenecek o kadar şeyler varken, “bunlarımı yıyeceğiz?” diye itiraz etmeye; anne başlıyor hayıflanmaya, hayıflanmaya hakkınız yok: “Aile olarak Eşin ile Senin eserin bu!” Evet, gerçekten de büyütenin, yetiştirme tarzının sonucunda gelinen nokta budur. Sen yemedin ya, çocukların yiyecekti.
Şimdiki aile ilişkilerinde Anne ve Babanın durumuna baktığımızda çocuklarına karşı ikiside olmaz, hayır kelimelerini kullanmaktan imtina ediyor. İsteklerine karşı bu cümleleri kurmak çocukların kırılma üzülme sebebiymiş. Varsın bir seferde üzülsün kırılsın. İleriki hayatında üzüleceğine şimdiden üzülmeyi öğrensinki bir şeylere ulaşamadığında üzülmek yerine onu elde etmek için çaba sarf etmeyi bir şeyler yapması gerektiğini bildiğinden çabalar ve amacına kolayca ulaşır.
Çözüm ise aslında çok basit: Önce evladımıza fakir aile çocuğu gibi yaşamayı öğretmeliyiz. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmeyi, emek vermeyi, sabretmeyi, paylaşmayı öğretmeliyiz. Onlara “fazla tüketme, gösterişe kapılma, önce başkalarının hakkına saygı duy” demeliyiz. Bir kez bunu denesek, kaybedeceğimiz hiçbir şey yok. Belki kaybettiklerimizi fark etmekle kazanacağız geleceğimizi.
Bugün geldiğimiz noktada, geçmişin saygı, disiplin ve büyüğe olan bağlılık temelleri yerini bencilliğe, sabırsızlığa ve anlık hazlara bıraktı. Toplum olarak, nesiller arası köprülerin yıkıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu kopukluk, sadece kültürel bir kayıp değil, aynı zamanda kişisel ve toplumsal bir tıkanıklığın da habercisidir. Çünkü bireyler, hayatın gerçek anlamını ve derinliğini öğrenmek yerine, günübirlik tatminlere, yüzeysel ilişkilere ve tüketim odaklı bir yaşama savruluyor.
Ebeveynlik, sadece çocuklara bir hayat vermek değil, onlara hayatı öğretebilmektir. Bu öğretinin özü ise sabır, emek ve tecrübeye saygıdır. Geçmişte büyüklerimizin öğrettiği gibi, aklın ve deneyimin rehberliğinde hareket etmek, insanı daha sağlam, daha bilge ve daha dirençli kılar. Bugün ise “ben bilirim” zihniyetiyle hareket eden gençlik, rehbersiz kaldığında kaybolmaya, savrulmaya ve hayallerini gerçek kılmakta zorlanmaya mahkûm oluyor.
Unutmamalıyız ki gerçek güç, bilgeliği dinlemek ve kabul etmekle ortaya çıkar. Büyüklerine kulak vermeyen, kendi bildiğiyle hareket eden gençlik, sadece kendisini değil, içinde yaşadığı aileyi, toplumu ve gelecek nesilleri de zora sokar. Çünkü ailede başlayan saygı ve sevgi eksikliği, toplumsal ilişkilerin de zayıflamasına yol açar. Bir toplumun sağlığı, nesiller arasındaki saygı ve dayanışmayla doğru orantılıdır.
Bugün evlatlarımızın yaşam tarzına baktığımızda, sahip olduklarının değerini bilmeyen, gösteriş ve tüketim çılgınlığına kapılmış, gerçek duygusal bağlardan uzak bir kuşak görüyoruz. Oysa mutluluk; dışarıdan görünen parıltılarla değil, içten gelen paylaşım, sevgi, sabır ve karşılıklı saygı ile şekillenir. Evlatlarımızı sadece maddi olanaklarla donatmak, onlara gerçek hayatı öğretmediğimiz sürece yetersiz kalacaktır.
Sonuç olarak, geçmişten bugüne uzanan bu kopuşu onarmak, sadece gençlerin değil, biz yetişkinlerin ve özellikle ebeveynlerin sorumluluğudur. Kendimizi sorgulamak, sabırla çocuklarımıza yol göstermek, onları dinlemek ve rehberlik etmek zorundayız. Çünkü evlatlarımız, bizim eserimizdir; onların iyi yetişmesi, sadece onların değil, toplumun da geleceğini aydınlatacaktır.
İşte bu yüzden, eski usul sabırla, saygıyla, öğrenerek ve öğreterek yolumuza devam etmekten başka çaremiz yoktur. Çünkü ne denli gelişirsek gelişelim, insan ruhunun temel ihtiyaçları; sevgi, saygı, sabır ve bilgelik olmadan gerçek anlamda doyuma ulaşamayacaktır. Ve unutmayalım ki, bir neslin kaybı sadece o neslin değil, tüm toplumun kaybıdır.