İnsan, hayata kendi iradesiyle başlamaz. Ne doğacağı zamanı seçebilir ne de dünyaya gözlerini açtığı aileyi… Varlığının ilk satırları başkalarının kaleminden dökülür. Daha ne olduğunu anlamadan bir hikâyenin içine bırakılır; adı konmuş, yolu kısmen çizilmiş bir hikâyenin.

Hayatın başlangıcı, bir romanın ilk sayfaları gibidir; kontrol dışı, başkalarının kararlarıyla şekillenen bir giriş… İnsan, gözlerini açtığı andan itibaren bir düzenin, bir çevrenin ve çoğu zaman da başkalarının doğrularının içinde büyür. Oysa içinde, henüz keşfedilmemiş bambaşka bir “kendisi” vardır. Fakat o kendilik, çoğu zaman yıllar içinde şekillenir; bazen bastırılır, bazen gecikir, bazen de hiç ortaya çıkamaz.

Zaman ilerledikçe insan, bu romanın kahramanı olduğunu fark eder. Rol artık onundur. Fakat ne yazık ki sahne hazır, dekor kurulmuş, bazı cümleler çoktan yazılmıştır. İnsan, kendine ait olmayan bir başlangıcın devamını yazmaya çalışırken, bir yandan da geçmişin görünmez zincirleriyle mücadele eder. Kendi kararlarını verdiğini düşündüğü anlarda bile, aslında o kararların köklerinin çok daha eskiye dayandığını fark edemez çoğu zaman.

Çocuklukta duyulan bir söz, küçücük bir kırgınlık, hissedilen bir eksiklik ya da içten gelen bir sevgi… Bunların her biri insanın ruhunda iz bırakır. Ve o izler, yıllar sonra bile davranışlara, seçimlere, hatta hayallere yön verir. İnsan büyür, değiştiğini zanneder; ama geçmiş, onun içinde sessizce yaşamaya devam eder. Bir bakışta, bir seste, bir hatırada yeniden canlanır.

Hayatın içindeki bu parçalar kimi zaman acı, kimi zaman mutluluk olarak büyür insanın içinde. Eğer acılar kök salarsa, insanın ruhunda derin yaralar açar. Bu yaralar bazen öfkeye, bazen suskunluğa, bazen de anlaşılma arzusuna dönüşür. Ve çoğu zaman bu yaraların asıl sebebi unutulur; insan sadece acıyı hisseder, nedenini değil. Oysa o acı, bir zamanlar görmezden gelinen, belki de fark edilmeyen bir eksikliğin yankısıdır.

Ama aynı hayat, insana iyiliği ve mutluluğu da fısıldar. Geçmişte yaşanan küçük bir sevgi anı, bir tebessüm, bir sıcak dokunuş… Bunlar da en az acılar kadar kalıcıdır. İnsan bazen neden güçlü kaldığını anlayamaz; işte o güç, geçmişte kalbine bırakılmış o güzel izlerden gelir. Umut, çoğu zaman geçmişte hissedilen o küçük ama gerçek mutlulukların yeniden filizlenmesidir.

İnsan, aslında iki zaman arasında sıkışmış bir varlıktır: Geçmişin izleri ve geleceğin ihtimalleri… Bugününü yaşarken bile dünün yükünü taşır, yarının hayalini kurar. Ve bu karmaşanın içinde kendi yolunu bulmaya çalışır. Tam anlamıyla özgür olamasa da tamamen çaresiz de değildir. Çünkü her şeye rağmen, kalemin bir ucu artık onun elindedir.

Belki başlangıcı seçemedik… Belki bazı cümleler bize ait değildi… Ama devamını yazarken hissettiklerimiz, verdiklerimiz ve değiştirmeye çalıştıklarımız bize aittir. İnsan, geçmişin izlerini silemez; ama o izlerin yönünü değiştirebilir. Acıyı merhamete, kırgınlığı anlayışa, eksikliği tamamlanma arzusuna dönüştürebilir.

Ve belki de hayatın en derin anlamı tam burada saklıdır:
Bize yazılmış bir hikâyeyi, kendi duygularımızla yeniden anlamlandırabilmek…

Çünkü insan, her şeye rağmen sadece yaşadığıyla değil; yaşadıklarına yüklediği anlamla var olur. Ve bir gün, geriye dönüp baktığında, belki de en çok şunu fark eder:
Kendisine verilmiş bir hayatı değil, hissettikleriyle yoğurup yeniden var ettiği bir ömrü yaşamıştır.

İşte o zaman, içindeki tüm kırıklara rağmen kalbinde hafif bir huzur belirir.
Çünkü bilir ki; her şeye rağmen vazgeçmemiş, kendini kaybetmeden yaşamaya çalışmıştır…
Ve belki de insan için en gerçek kazanım, tam olarak budur.