İnsan, artık duyduklarıyla gördükleri arasındaki uçurumda yaşamaya alışmış gibi… Bir tarafı kulağına fısıldananlarla dolu, diğer tarafı gözünün önüne serilenlerle. Ama ne tuhaf ki, ikisi de birbirini doğrulamıyor. Bu çelişkinin tam ortasında, hayatın merkezine yerleştirilmiş bir haldeyiz. Ne gerçek net, ne de sahte açık… Her şey birbirine karışmış durumda.
Eskiden insanın bir ölçüsü vardı. Gördüğüne inanır, duyduğunu tartardı. Şimdi ise ne gördüğüne güvenebiliyorsun ne de duyduğuna. Çünkü hayatın her alanına sinsice yerleşmiş bir sahtelik var. Öyle ki, gerçek ile yalan arasındaki çizgi silinmiş gibi. Sanki hayatın kendisi bile bir yanılsamaya dönüşmüş…
İnsan, bu karmaşanın içinde en çok da kendini kaybediyor. Düşünceler bile artık saf değil; içine şüphe karışmış, çıkar karışmış, korku karışmış. Bir fikrin gerçekten sana mı ait olduğunu, yoksa sana sunulanların bir yansıması mı olduğunu ayırt etmek bile zorlaşmış. Kendi zihninde bile bir yabancılık hissi dolaşıyor.
“Sanal dünya” diye adlandırdığımız o büyük boşluk, artık sadece bir araç olmaktan çıkmış durumda. İnsanların kişiliğine sızmış, davranışlarına yön vermeye başlamış. Orada kim gerçek, kim rol yapıyor, kim olduğu gibi… Bunu anlamak neredeyse imkânsız. Ama daha acısı şu ki, aynı belirsizlik artık gerçek hayatın içine de taşmış. Sokakta karşılaştığın bir yüzün ardında ne var, bir sözün içinde ne kadar samimiyet gizli… Bunları çözmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Hayat, sanki iki ayrı dünya arasında sıkışıp kalmış: biri gerçek olması gereken, diğeri sahte olan… Ama ikisi o kadar iç içe geçmiş ki, artık hangisinin hangisi olduğunu ayırt edemez hale gelmişiz. Bu yüzden insan, kendine ait bir yer bulmakta zorlanıyor. Ne tamamen gerçek bir dünyanın içinde hissedebiliyor kendini, ne de sahte olanı kabullenebiliyor.
Toplum olarak da bu belirsizliğin ortasında savruluyoruz. Gerçeklik duygusunu kaybetmiş bir kalabalık gibi… Ama en düşündürücü olan şu: Bu durumdan çıkmak için bir çaba göstermek yerine, çoğu zaman gördüklerimizi kendi çıkarlarımıza göre yorumlamayı seçiyoruz. Gerçeği aramak yerine, işimize geleni “gerçek” kabul ediyoruz. Benliğimizin istekleri, hakikatin önüne geçiyor.
Belki de asıl kayıp burada başlıyor…
Gerçeği bulamamak değil, gerçeği aramaktan vazgeçmekte.
Oysa insan, hakikati aradığı sürece insandır. Ne kadar karmaşık olursa olsun, ne kadar bulanıklaşırsa bulanıklaşsın… İçinde bir yerde doğruyu ayırt edebilecek bir ışık taşır. Yeter ki o ışığı karartmasın, yeter ki kolay olanın değil, doğru olanın peşinden gitmeyi seçsin.
Çünkü bu sahte dünyanın içinde kaybolmamak için tek çıkış yolu hâlâ aynı:
Gerçeği aramak… ve ona sadık kalabilmek.